HEPAR - DENİZLİ Anadolu Kartalları Çalışma Grubu

Benim İçin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP). Eşbaşkanının Damat Ferit'ten Hiçbir Farkı Yoktur.... KemalistKartal
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Şanlı TÜRK Tarihi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Sayfaya git : Önceki  1, 2, 3
YazarMesaj
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 668
Kayıt tarihi : 14/11/08
Yaş : 29
Nerden : Denizli

MesajKonu: Altınordu (Altın Orda) Devleti   Ptsi Kas. 17, 2008 5:49 pm

Altınordu (Altın Orda) Devleti

Egemenlik Alanı ; Günümüz Avrupa Rusyası, Karadenizin kuzeyi, Gürcistan'ın bir kısmı, Balkanların bir kısmı.
Altınordu (Altın Orda) Devleti - (1227-1502)

Cengiz Han'ın 1227'de ölümünden sonra, büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hâkimiyeti, Türk-Moğol Hakanlığı'nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz'in "yasa"sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235'te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda, Batı Seferi, yani Doğu Avrupa'nın istilâsı kararlaştırıldı. Bu maksatla, bilhassa Türklerden olmak üzere, büyük bir ordu toplandı. Miktarı bilinmeyen bu Moğol-Türk ordusunun, birkaç yüz bin kişiden ibaret olduğu muhakkaktır. Fütuhatın başlangıcı, 1236 yılına rastlar.

Bu muazzam ordunun başında Cengiz'in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş'in batısı büyük oğlu Cuci'ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han'dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han'a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı "Altınordu", asıl kurucusu da Batu Han'dır. Altınordu adı, Moğolca'da çadır demek olan "Orda" kelimesinden gelir. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra "Altınorda" deniliyordu. Zamanla bu kelime, Türkçe'de "Altınordu" şeklinde yazıldı.

Hem Altınordulular, hem de "kral sarayı" ve "ordugâh" anlamlarında kullanılır. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci Ulusu" deniyordu. Ulus, "Birleşik İller" anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sobutay'ı (Sübegetey, Sübetey) görüyoruz. Askerlerin büyük bir çoğunluğunu, Orhun ile Yayık ve İrtiş aralarında yaşayan Türk kabileleri teşkil ediyordu. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket, 1224'de Bulgarlar'ın, Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumlarının öcünü almak için yapılmıştı.

Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere, şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle, Moğol istilâsından sonra, Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey, müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden, bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.

1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol-Türk ordusu, Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu, birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik hâlinde hükümet etmekte idiler; artık Kiyef (Kiev) merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.

İlmen Gölü'nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetinde idi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekte idi. Batu Han'ın orduları, 1237'de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra, Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova'yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi.

Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zaptetmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen, Batu Han kuvvetleri, 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu, İlmen Gölü'nün güneyinde, Lovat ırmağına varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü.

Bu defa Oka nehrine yakın Kozelsk şehrinin fazla direnmesi, ordunun hareketini biraz yavaşlatmışsa da, bu kale zapt edilip ahalisi kılıçtan geçirilince, Moğol-Türk kuvvetleri, 1238 ilkbaharında, Don ile Dnyeper nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdi. Bununla, seferin ilk safhası sona erdi. Gayet kısa bir zaman içinde, hem de kış olmasına rağmen, Batu Han, "yıldırım" harbiyle Rus yurdunun en mühim kısmını zapt ve Rus knezlerinin askerî kuvvetlerinin dayanak noktalarını imha etmişti. Tarihte ilk defa olmak üzere, doğudan gelen Türk istilâsı, bir darbede Rus knezlerinin siyasî varlıklarını ortadan kaldırmıştı.

Bu Moğol-Türk hareketinin ikinci safhası, Kumanlar'a karşı oldu. 1224'de Kalka boyundaki savaştan sonra, Kumanlar, Türk-Moğol İmparatorluğunun düşmanları arasında sayılıyorlardı. 1238-39 yılındaki seferlerin neticesinde, Kumanlar, Don boyu ve bütün Kıpçak sahrasından kovuldu; bir kısmı kuzeydoğu'da Kama Bulgarları arasına gitmiş, kalanları da Macaristan'a iltica etmişlerdi.

Bu suretle, Kama boyundaki Kıpçak ve galiba Kumanlar'la birlikte olan, Yimekler'in gelmesiyle Türk unsuru artmış ve hattâ Bulgarlar bile Kıpçaklaşmışlardı. Bu suretle Moğol istilâsının bir neticesi de Orta İdil boyundaki Türk ahalisinin yeni şekilde karışmasını mümkün kılmasıdır; bugünkü Kazan Türkleri'nin kavmî oluşumları işte bu tarihî olaylarla izah olunmaktadır.

Batu Han, Kumanlar'ın işini bitirdikten sonra, 1240'da Kiyef şehrini, kısa süren bir muhasaradan sonra zaptetti. O sıralarda Kiyef'in zaten büyük bir ehemmiyeti kalmamıştı. Daha batıda olan Vladimir ve Haliç şehirleri de Moğol-Türkler tarafından işgal edilerek, bütün Rus yurdu, Batu Han'ın eline geçmiş oldu. İstilâ kuvvetlerinin büyük bir kısmı, Kumanlar'ın gittikleri, Macaristan'a yürürlerken, bir kolu da Lehistan'ın güney eyaletleri üzerinden, Silezya'ya kadar ilerlediler.

1241 ilkbaharında, Liegnitz yakınında karşılarına çıkan Alman kuvvetlerini yendiler; fakat daha ileriye gidemeyerek, Macaristan'a döndüler. Moğol-Türkler'in bir kolu, hattâ Balkanlar'a girmiş ve Adriyatik sahillerine bile yaklaşmıştı. Bu suretle, 1240-41 seferi, tam bir başarıyla bitmiş, Batu Han'ın ordusu bütün meydan muharebelerini kazanmış, binlerce kilometre genişliğinde Doğu Avrupa sahasını işgal ile, burada önce mevcut bütün askerî ve siyasî varlıklara son vermişti. Cengiz hayatta iken, batıdaki bütün sahanın Coçi'ye verileceği belli olmuştu; buna göre, Batu Han'ın zaptettiği yerler Coçi ulusu olacaktı.

Batu Han, 1241 yılında, İdil'in (Volga) aşağı mecrasına dönmüş ve nehrin sol sahilinde "Orda"sının (Karargâh) merkezini kurmuştu: Burası Saray adını aldı ve çok geçmeden eski Bulgar ve İtil şehirlerinin yerini tuttuğu gibi, onlardan farklı olarak Doğu Avrupa, Hazar denizi ve Aral denizi civarlarıyla, Batı Sibir'in en mühim siyasî merkezi oluverdi.

Saray şehrinin kurulduğu yer "Cuci Ulusu"nun ortasında ve büyük ticaret yolu üstünde bulunması bakımından, cidden gayet doğru olarak tespit edilmişti. Bu sebeptendir ki, Saray şehri az zaman içinde yükselivermişti.

Cengiz oğulları arasında en değerli kumandan ve dirayetli devlet adamı olarak tanınan Batu Han'ın, ancak hakanlığın bütünlüğünü korumak namına, Karakurum'daki hakanı tanıdığı ve zahiren ona itaat ettiği anlaşılıyor. Halbuki Batu Han, kendi ulusunda istediği gibi icraatta bulunuyordu. Onun hâkimiyeti, 1255'de ölümüne kadar sürmüştür. İrtiş boyundan, Aral denizinin kuzey mıntıkası da dahil olmak üzere Kama ve bütün İdil havzası, Özü boyu ve Turla (Dnyestr) mıntıkasına kadar uzanan geniş bir sahada, fütuhatı takiben, yeni bir idare sistemi kuran ve merkezi Saray olan Moğol-Türk ordusuna da gereken nizamı veren Batu Han olduğundan, o, hakkıyla Altın Ordu Devleti'nin kurucusu sayılmaktadır.

Bu devletin teşkilâtı, Cengiz yasası ve büyük Moğol-Türk Hakanlığı'nda tatbik edilen esaslara dayanmakla beraber, mahallî birçok hususların tanzimi ve bu memleketlerde mevcut eski geleneklerin de göz önünde tutulması lâzım gelmekte idi. Eski Bulgar Hanlığı ve Rus knezliklerinde Altın Ordu'nun menfaatlerine en uygun görülen bir sistem tatbik edilmesi lazım geliyordu. Bu bakımdan yeni sistemin, Batu Han tarafından başarıyla uygulandığı görülmektedir.

Batu Han, Saray şehrinde oturuyor, fakat hukuken, Karakurum'da oturan ve Büyük Hakan olan amcası Ögeday'a (Oktay'a) bağlı bulunuyordu. Ögeday Han'ın yerine Büyük Hakan olan Mengü, 1259'da ölünce, Batu Han, Karakurum'la ilişkilerini gevşetti, ama şeklen hala oraya bağlı idi.

Batu Han, Saray şehrinde hüküm sürerken, kardeşi Orda, Doğu Kıpçak yöresini idare ediyordu. İmparatorluğun doğu yöresine Ak Ordu, Batu Han'ın hakim olduğu batı bölgesine ise Gök Ordu denmiş, sonradan Gök Ordu'nun adı Altın Ordu olmuştur. Bugün Altın Ordu diye andığımız devletin ilk adı, işte bu Gök Ordu'dur. Devlet ikiye ayrılmış, fakat Ak Ordu hanları Altın Ordu Hanı'na bağlı kalmışlardı.

Batu Han'ın ölümünden sonra yerine küçük kardeşi Berke Han geçti (1257). Berke Han, kendi adına sikke bastırmak suretiyle Karakurum'la ilişkisini keserek bağımsızlığını ilan etti. Ayrıca, Yenisaray şehrini kurarak, burasını yeni başkent yaptı.

Bu sırada Cengiz Han'ın öteki oğulları, birbiriyle anlaşmazlığa düşmüş, Büyük Hakanlık tahtı için kendi aralarında savaşmaya başlamışlardı. Berke Han, bu durumu iyi değerlendirdi. Büyük Hakanlık savaşında, önce Artık Böke'yı tuttu. Ama bu savaştan Kubilay Han galip çıkmıştı ve bu yüzden Büyük Hanlıkla ilişkisi büsbütün kesilmişti.

Cengiz İmparatorluğu'nun paylaşılmasında, Harezm bölgesinin Çağatay Han'a düştüğünü söylemiştik bu ülke Artık Çağatay Ülkesi veya Çağatay Ulusu diye anılıyordu. Şimdi burada, Algu Han hüküm sürmekteydi.

Berke Han, Kafkasya'ya bir sefere çıktığı sırada Algu Han, sınırlarını Altın Ordu sınırlarını aşacak kadar genişletmiş bulunuyordu. Bu yüzden araları açıktı. Öte yandan İlhanlı hükümdarı Hülagu, Kafkasya'ya girince, onlarla savaşmak zorunda kaldı. Bu kardeş hükümdarların ikisi de, zengin Azerbaycan topraklarını ellerinde tutmak istiyorlardı. Bu yüzden aralarında savaş çıktı. Berke Han, Hülagu'yu tam bir bozguna uğrattı.

Berke Han'ın İlhanlılarla savaşması, Kıpçak ülkelerinden gelip Mısır'da devlet kuran Kölemenlerle (bkz. Memlûklar) arasında bir yakınlaşmaya sebep oldu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.kemalistkartalı.com.tr.tc
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 668
Kayıt tarihi : 14/11/08
Yaş : 29
Nerden : Denizli

MesajKonu: Geri: Şanlı TÜRK Tarihi   Ptsi Kas. 17, 2008 5:50 pm

Kölemen Sultanı Baybars ile dosluk kuran Berke Han, Bizans'la da ilgilenmeye başladı. 1265 yılında, yeğeni Nogay'ın komutasında 20 bin kişilik bir orduyu, Tuna'nın güneyine geçirdi. Bizans ordusunu yendi ve imha etti. Bu seferi ile, İstanbul'da esir bulunan II. Keykavus'u da kurtararak, Kırım'a götürdü.

Berke Han, 1266'da ölünce, yerine Batu Han'ın torunu Mengü Temür geçti Mengü Temür, Kölemen Sultanı ile iyi ilişkilerini devam ettirdi ve Ögeday ile Çağatay oğulları arasındaki savaşlarda Ögeday'ın oğullarını destekledi. Bu sırada Berke'nin yeğeni Emir Nogay'ın nüfuzu çok artmış, devleti o yönetmeye başlamıştı. Emir Nogay bu nüfuzunu tam kırk yıl korudu ve bu süre içinde Altın Ordu hakanlarını tahta çıkaran ve onları kendi otoritesi altında tutan bir kumandan olarak kaldı.

Mengü Temür'den sonra, sırasıyla Tuta Mengü ve Teleboğa tahta çıktılar. 1291 yılında tahta çıkan Tokta Han ise, Emir Nogay'ın baskısından kurtulmak için fırsat kolladı ve nihayet 1300 yılında onunla savaştı ve galip gelerek öldürttü. Böylece devletin tek hakimi oldu. O tarihten sonra Aşağı İdil, Yayık ve Embe ırmakları boylarında yaşayan ve Emir Nogay'a bağlı kalmış olan boylara ve kavimlere "Nogaylar" denildi.

Tokta Han, 1312'de öldü ve yerine Özbek Han geçti. Özbek Han zamanında, Altın Ordu Devleti, tamamen bir Türk devleti oldu. Özbek Han, kız alıp vererek Kölemenler (Memlûk) Devleti ile akrabalık kurdu. Artık, hükümdar ailesi, yalnız dil ve kültür bakımından değil, kan bakımından da Türkleşmişti. Halk, zaten Türk idi, fakat artık bütün Kuzey Türklerine (Oğuzlara, Bulgarlara, Kıpçaklara ve Kumanlara) Tatar deniyordu ve Türk kültürü de, Tatar kültürü olarak anılacaktı.

Tahta çıktığı zaman 30 yaşında olan Özbek Han, dinamik bir hükümdardı. Azerbaycan'ı zaptetti. Rus prenslerinden alınan vergi sisteminde değişiklik yaptı. Müslümanlığa da önem verdi ve Saray şehri, önemli bir din merkezi oldu. Pek çok medrese ve cami yaptırdı. 1341'de ölen Özbek Han'ın yerine, önce oğlu Tini Bey, ondan bir yıl sonra da öbür oğlu Cani Bey geçti. Cani Bey, Altın Ordu Devleti'nin son büyük hükümdarı sayılır. Onun zamanında devlet, daha da güçlendi. İran'daki İlhanlılar Devleti dağıtıldı ve Cani Bey, Tebriz'i tamamen ele geçirdi. Fakat bu devirde, Altın Ordu Devleti'nin, Kölemenlerle (Memlûklar) ilişkisi kesildi. Çünkü, Anadolu'da kurulan yeni ve güçlü diğer bir Türk Devleti Osmanlılar, bir yandan Balkanlara geçmiş, bir yandan da güneye yönelmişlerdi.

Cani Bey, 1357 yılında ölünce, karışıklıklar başladı. Cani Bey'in oğlu tahta çıktı ve ancak iki yıl yaşadı. 1360-1380 yılları arasında süren kargaşalıkta, 14 han tahta çıktı. Yirmi yıl süren bu karışık dönemden sonra, 1380'de, tahta çıkan Toktamış Han, duruma hakim oldu. 1359'da ölen Berdi Bey'den sonra, Batu Han hanedanı sona ermiş bulunuyordu. Toktamış Han, taht üzerinde otoriteyi kurmuştu, ama bu arada birçok emir, bağımsızlıklarını ve hanlıklarını ilan etmiş bulunuyorlardı. Ayrıca, Litvanya ve Podolya prenslikleri de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Emir Mamay Mırza ise, kendi başına hareket edecek bir güç ve nüfuza erişmişti ve Özbek Han'ın oğullarından Abdullah'ı tahta çıkardı. Böylece Altın Ordu Devleti, ikiye bölünmüş oluyordu.

Toktamış Han, Timur Han'dan yardım görerek, birliği yeniden kurmuştu. Ayaklanan Rusları ve Litvanyalıları da yenmişti. Bu başarılarını, Timur'un yardımlarına borçlu idi. Ama, durumunu düzeltip güçlenince, Timur'la ilişkisini kesmek istedi. Aralarında böylece başlayan anlaşmazlık büyüdü. Timur'la Toktamış Han arasında savaş kaçınılmaz oldu. Nihayet, 1395 yılında yapılan Terek Savaşı'nda, Timur Han galip geldi ve Altın Ordu Devleti'ni, bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertti. Altın Ordu Devleti'nin başına, Kutluk Han'ı getirerek çekildi.

Toktamış, batıya kaçarak Litvanya'ya sığınmıştı. Litvanya Kralı Witold'un yardımı ile, geri dönüp tahtını ele geçirmeye çalıştı, ama Kutluk Han'a yenildi. Litvanya ordusu, büyük bir bozguna uğratıldı.

Kutluk Han, 1401'de ölünce, Emir Edige Mırza, onun yerine Şadi Bey'i tahta çıkardı. Bir süre sonra Edige Mırza ile anlaşmazlığa düşen Şadi Bey, tahtı bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Yerine, Pulat Bey geçti. 1409'da Rusları da yenen Edige Mırza, bundan sonra gücünü kaybetmeye başladı. 1419'da, Toktamış'ın oğlu Kerim Berdi ile yaptığı bir savaşı kaybetti ve öldürüldü.

Bu sırada Litvanya, yeniden kuvvetlerini toplamış ve Altınordu Devleti üzerine baskısını arttırmaya başlamıştı. Bu, Altınordu Devleti'nin bölünmesine de yol açtı. 1437'de Uluğ Mehmed'in hakanlığı sırasında, devlet ikiye bölündü. Bu bölünme sonunda, kuzeyde Kazan Hanlığı kuruldu. 1441'de, Hacı Giray Kırım'da hanlığını ilan etti.

Bölünmeler devam ediyordu. 1486'da, Astrahan Hanlığı da kuruldu. Bu kargaşalıktan yararlanan Moskova Prensliği, 300 yıllık Türk hakimiyetinden kurtulmuş oluyordu. 1502'de, Kırım Hanı Mengli Giray, artık Osmanlılara tabi idi, fakat serbest hareket ediyordu. Gittikçe gücünü arttırarak hakimiyet alanını genişletti.

Altınordu'nun son hanı Şeyh Ahmed'in öldürülmesinden sonra, bu devlet, ortadan kalkmış oldu.

Altınordu Devleti'nin ortadan kalkmasından sonra, bir çok hanlık meydana geldi. Ama bunlar, Büyük Altınordu Devleti'nin yerini tutamadılar. Altınordu, hem Türk dünyasının hem de bütün Doğu Avrupa'nın en önemli devletlerinden biri olmuş, bütün bu ülkeleri siyaset, ekonomi ve kültür bakımından etkisi altına almıştı.

Altınordu devleti zamanında, gerek Bulgar ve gerek Rus yurdunda, eski idarede birtakım değişiklikler yapıldı. Her iki memleket, Altın Ordu'nun vassalı (tabii) olmakla, birtakım yükümlülüklere tabi tutuldular. Bu bakımdan, bilhassa Rus knezliklerinin vaziyeti enteresandır. Moğol-Türk kuvvetleri, fazla bir kalabalık teşkil etmediklerinden, bütün Rus şehirleri ve köylerini işgal altına alıp Rus yurdunda kalmalarına maddeten imkân yoktu. Bu sebeptendir ki, kendileri için daha elverişli olan bozkır sahalarını işgal etmişlerdi.

Rus knezliklerindeki hâkimiyetleri idame ettirebilmek için de, birtakım askerî ve idarî tedbirler alınmakla yetinildi. Evvelâ, öteden beri mevcut olan knez idaresini olduğu gibi bıraktılar; Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, knezliklerin hâkimiyetlerini tanıdılar, hattâ istilâdan önceki büyük ve küçük knezlikler bile muhafaza edildi; yalnız şu şartla ki, knezler makamlarını han'a tasdik ettirmeğe mecburdular; yani han'ın tabii sayılıyorlardı.

İç intizam ve asayiş, yani polislik vazifesi, knezlerin eline bırakılmıştı. Bunun dışında, memleketin umumî asayişine, han'a karşı mükellefiyetlerin yerine getirilmesine ve düşmanca hareketlerin ortaya çıkmasına mâni olmak maksadıyla, han tarafından tâyin edilen yüksek memurlar gönderilmekte idi.

Rus yurdundaki, 240 yıl süren, bu "Tatar" hâkimiyetinin, Rus tarihi ve Rus halkı üzerinde, çok yönlü tesiri olduğu muhakkaktır. Batu Han, buraları zaptettiğinde Rus yurdu, tam bir siyasî anarşi içinde çalkandığından, iktisadî ve kültürel refahın gerekli şartlarından biri olan iç emniyet, mevcut değildi. Altın Ordu tarafından tespit edilen kuvvetli bir disiplin, evvelâ her yerde iç emniyet ve asayişin yerleşmesine neden oldu; yine bu asayişin kurulmasıyla ilgili olarak, Saray ile Rus knezliklerindeki başkanlar ve darugalar, yahut askerî başbuğlar (tümen, bin ve yüz beyleri) arasında, muntazam bir münasebet temini maksadıyla, daha Cengiz zamanında kurulan posta usulü, yeni yol sistemi geliştirildi.

O zamana kadar bir tek para sistemi olmayan Rus yurdunda, aynı esaslar üzerinde sikke bastırıldı. Rusça "dengi" (dengi=para, tenke) tabiri, Türkçe tiyin (sincap derisi) sözünden gelmiştir; gümrükler intizamlı bir hale kondu ki, Rusça "tamojnya" (gümrük) tabiri de Türkçe-Moğolca tamga-damga sözünden gelmektedir. Bunun dışında, Rus knezlerinin, büyüklerinin ve askerlerinin, Saray'a ve hattâ İç Moğolistan'a kadar gitmeleri, birçok Rus büyüklerinin Tatarlar ile düşüp kalkmaları, Ruslar'ın yaşayış, giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Tatarlar'ın tesiri altında kalmalarına sebep olmuştur. Aynı şekilde, Altın Ordu'da tatbik edilen kuvvetli bir merkeziyetçi devlet rejiminin ve han otoritesinin, dolayısıyla Rus knezlerine bir örnek teşkil ettiğinde şüphe yoktur.

Rus tarihinde "Tatar boyunduruğundan" bahsetmek o kadar moda olmuştur ki, Sovyet Rus tarihçileri bile bu tâbiri tekrar ele almışlardı. Şüphesiz yabancı bir zümrenin, hele ırk ve din bakımından büsbütün ayrı olan bir kavmin hâkimiyeti, kolay bir şey değildir. Fakat, 240 yıl süren Altın Ordu hâkimiyeti neticesinde Ruslar, dillerini, dinlerini, topraklarını ve idare teşkilâtlarını tamamıyla muhafaza etmekten başka, bütün bunları kuvvetlendirmeğe de muvaffak olduklarına bakılırsa, bu Tatar hâkimiyetinin "boyunduruk" olmadığı anlaşılır. Yalnız yabancı bir zümrede değil, normal hükümet idaresinde bile, isyan çıkarsa derhal bastırılır ve bu münasebetle şiddet kullanılır, sırasına göre binlerce kişi öldürülür; mükellefiyetler yerine getirilmediği zaman, güç ve şiddetle bunların icrası için zor kullanılır. Altınordu baskakları ve darugalarının da başka türlü hareket etmedikleri, tarihî bir hakikattir.

Altınordu'nun Rus knezliklerindeki hâkimiyetinin, sonraki Rus çarlarının Kazan, Başkurt, Sibir, Kırım, Kafkas ve Türkistan'daki hâkimiyetlerine nispetle kat kat yumuşak olduğunda, zerre kadar şüphe yoktur. Korkunç İvan'ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin, Türk kavimlerini imha yolunda aldıkları tedbirlerin onda birinin, Altın Ordu hanları tarafından alınmadığı muhakkaktır. Rus knezlerine yapılagelen bazı tazyikler ve şiddetler, daha ziyade Ruslar'ın Saray'da, hanlar yanında yaptıkları entrikalardan ileri gelmiştir. Moğol-Türk devleti an'anesinin icabı olarak Altın Ordu'da tam bir din ve dil toleransı vardı.

Metbu [bağımlı, tâbi olan] kavimler, pek de ağır olmayan mükellefiyetleri doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike maruz kalmıyorlardı. Rus kilisesi, Altın Ordu hanlarının verdikleri "yarlık"lar sayesinde tarhanlık kazanmıştı; yani her nevi vergi ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu; böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlar'a karşı Rus imha siyasetini besleyen müessese, bilhassa, kilise olmuştur.

İkibuçuk yüzyıl süren Tatar hâkimiyetinin tesiri meyanında, Altın Ordu hanları, Rus ahalisi nazarında, tam bir hükümdar gibi telâkki ediliyordu; bu yüzdendir ki Rus knezleri, ancak Altın Ordu hâkimiyetinden çıktıktan sonra "Çar" lâkabını almağa cesaret ettiler. Batu Han'ın kumandasında fütuhat yapan kuvvetlerin, 600.000 kişiden ibaret olduğu söylenmektedir. Bunun ancak 60.000'i Moğol'du; kalan kısmı, muhtelif Türk kavimlerinden toplanmıştı; kumanda heyetinin ve bazı memuriyetlerin başında Moğollar bulunmakta idi.

Tatar adının menşeinin Türk olması lâzım gelir. İşte bu sebeptendir ki, Moğol istilâsını yapan bütün kuvvetlere Avrupalılar, Moğol ve Türk fark edilmeksizin "Tatar" demişlerdir. Bu sebepledir ki, Cengiz ordularındaki Türk kavimleri, kendilerini böyle adlandırmasalar bile, yabancılar karşısında böyle görünmeğe başlamışlardır. Çok zaman geçmeden İdil boyunda yerleşen Moğollar, kalabalık Türk unsuru arasında eriyip gitmişlerse de, bu sahanın ahalisi Türk olmasına rağmen "Tatar" adıyla tanınmağa başlamışlardır. Moğol istilâsının neticesi olarak, İdil-Ural ve Sibirya'da Türk unsuru arttığı gibi, bir dereceye kadar Moğol unsuru da yerli ahali ile karışmıştır; fakat bu zümrenin, daha ziyade yüksek tabakaya mensup olduğu anlaşılıyor.

Ahalisi 922'den beri Müslüman olan Altın Ordu'da, Batu'nun küçük biraderi Berke Han'ın (1255-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, bu ülke, tam mânasıyla bir Türk-İslâm devleti haline gelmiştir. Zaten bu mıntıkada, 922'den beri, İslâm kültürü yayılmıştı. Saray şehri kurulup da Türkistan'la ticaret münasebetleri tekrar kuvvet bulduktan sonra, Altın Ordu'da Müslüman tesirinin birdenbire başka tesirlere üstün geldiğini görüyoruz; neticede Saray hanları, Müslüman oldular.

Berke Han'ın hâkimiyet zamanı, Altınordu'nun, Büyük Hakanlık'tan ayrıldığı, yani istiklâlini ilan ettiği zamana tesadüf etmektedir; Berke Han kendi namına sikke bastırmakta ve tamamıyla müstakil bir hükümdar gibi hareket etmekte idi. Umumiyetle onun zamanı, Altın Ordu'nun en parlak devri olarak tanınmaktadır; yeni bir "Saray" (Yeni Saray) şehrinin kuruluşu da bunu teyit etmektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.kemalistkartalı.com.tr.tc
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 668
Kayıt tarihi : 14/11/08
Yaş : 29
Nerden : Denizli

MesajKonu: Geri: Şanlı TÜRK Tarihi   Ptsi Kas. 17, 2008 5:50 pm

Özbek Han (1313-1342) zamanında İslâm dini, büsbütün kuvvetlendi. Saray şehri, diğer İslâm memleketlerinin büyük şehirleri gibi, camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmeğe başlandı; hükümdar sarayında âlimler, şeyhler, seyyidler ve hocalar itibar kazandılar; medreseler ve mektepler açıldı.

Muhtelif İslâm memleketlerinden ustalar çağrılmaya başlandı. Meşhur İslâm âlimlerinden Kutbeddin-ür-Razî, Şeyh Sadeddin Teftezî ve başkalarının, Canibek Han zamanında (1340-1357) Saray şehrinde kaldıkları malûmdur. Nehc'ül-feradis gibi enteresan bir kitabın, ya doğrudan doğruya Saray'da veya Saray hanlarının emriyle, yine Altın Ordu hâkimiyetinde bulunan, Harezm'de tertip edilmiş olması, yazı dilinin burada mühim gelişme kaydettiğini göstermektedir.

Altınordu'nun XIII-XIV. yüzyıllarda siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan, yalnız Şarkî Avrupa'nın değil, umumiyetle Türk dünyasının en mühim mevkilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu devletin ahalisinin büyük bir kısmı -Rus yurdu müstesna- halis Türk'tü; ancak üst tabakada, Moğol unsur mevcuttu. Bu unsur da, kısa bir zaman içinde tamamıyla Türkleşmişti. Devlet teşkilâtı, Cengiz'den çok önce teşekkül eden devlet sisteminden ibaretti. Göktürk ve Uygur teşkilâtının mühim unsurlarının Altın Ordu (ve umumiyetle bütün diğer Türk devletlerinde ) mevcut olduğu muhakkak gibidir; hele teşkilât sözlerinde (ıstılahları) Uygurca mefhumların kullanıldığı görülmektedir; bunun içindir ki, Altın Ordu ve sonraki hanlıkların devlet, iktisat ve sosyal teşkilâtlarını öğrenmek, Moğolların kendi iç teşkilâtlarından başka daha evvelki Türk devletleri ve heyetlerinin vaziyetlerini bilmeğe bağlıdır.

Elde mevcut sınırlı kaynaklara göre, Altın Ordu'da askerlik, ziraat, ticaret, vergi ve her çeşit mükellefiyetleri tanzim eden belirli kanunlar mevcuttu. Cengiz tarafından kurulan teşkilâttan başka, siyasî ve sosyal hayatın her safhasını düzenleyen birçok nizamlar tatbik edilmekte idi. Bu itibarla da Altın Ordu Devleti'nin "yasalı" (kanunlu) bir siyasî varlık olduğu ortadadır.

Ahalinin yalnız göçebe olmadığı, şehirlerin ve köylerin çokluğu ile derhal görülmektedir. Zaten, Orta-İdil boyundaki Türkler'in çok erkenden köyler ve şehirler kurdukları malûmdur. İdil'in aşağı mecrasında bulunan Türk-Moğol unsurunun da, yavaş yavaş şehir ve köylere yerleştikleri görülüyor. Azerbaycan da dahil olduğu halde Altın Ordu'ya ait sahada, şimdiye kadar 25 şehir tespit edilmiştir. Bunlar: Azak, Batçin, Bakû, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan (Saray'ın banliyösü), Kırım, Kırım-Cedit, Macar, Macar-Cedit, Mahmûd Âbad, Muhşı, Ordu, Ordu-Cedit, Ordu-Bazar, Recan, Saray, Saray-Cedit, Saraycık, Sığnak-Cedit, Tebriz, Ükek, Hacı-Tarhan (Zeci-Tarhan), Şabran, Şamaha.

Demek ki, Altınordu, sadece bir "step imparatorluğu" değildi. Bu sayılan şehirlerin büyük bölümü, büyük ticaret merkezleri ve "ihracat ve ithalât" iskeleleri ve transit istasyonları idi. Bilhassa Saray şehrinin büyüklüğü ve güzelliği hakkında, şehri bizzat gezen seyyahların elinden çıkan kayıtlar mevcuttur. Bu cins kayıtlar, yapılan hafriyat (kazı) neticesinde tamamıyla tespit edilmiştir. Saray şehrinde, mükemmel bir su tesisatı olduğu, bahçelere, evlere varıncaya kadar, su borularıyla su getirildiği meydana çıkmıştır; çini tezyinatı, yapıcılık ve bilhassa maden işleme hususunda mühim ilerlemeler elde edildiği, çıkan eserlerle sabittir.

Bu itibarla, Saray şehrinin ve içinde yaşayan ahalisinin (yani yerli Türkler'in), devirlerinin diğer memleketlerinden geride durmadıkları açıktır. Meydana çıkarılan maden eritme ve işletme tesisatının mükemmelliği, Altın Ordu ustalarının, hattâ bu hususta birçok millet ustalarını geride bıraktıklarını gösterir. Bu suretle Saray şehrinde (bilhassa Saray-Berke'de) İtil ve Bulgar şehirlerinin geleneği, yalnız muhafaza edilmekle kalmamış, daha da ileriye götürülmüştür. Saray, aynı zamanda Türkistan, İran, Anadolu, Bizans, Rus, Ceneviz ve Orta Avrupa'dan gelen tüccarların buluştukları bir merkez olması hasebiyle de, büyük bir ehemmiyete sahipti; burada ayrı milletler için ayrı mahaller kurulduğu ve herkese kendi memleketinde alışık olduğu hayata göre yaşamak imkânı verildiğini biliyoruz.

Altınordu'nun merkezi, Saray şehri idi. Saray şehrine "Taht ili" denirdi. Batu zamanında tesis edilen Saray şehri, Berke Han zamanında daha müsait bir yere nakledilerek Yeni Saray, yahut Saray-Berke adını aldı (İdil'in sol kollarından biri olan Tsares mevkiine yakın). Hanlar, Saray şehrinin "Gülistan" denilen banliyösünde yaşıyorlardı; burası bilhassa hanların, kışı geçirdikleri bir yerdi; yazları ise eski âdet üzere "yaylağa" çıkarlar, Don ve Özü arasında kalırlardı. Hanların "yaylak"lardaki ordugâhları da büyük bir şehir manzarası arz ediyor, hanım ve büyüklerin süslü çadırları, geniş bir sahayı kaplıyordu.

Keçeden yapılan çadırların (yurt) içi, kıymetli halılarla süslü idi; hanın tahtı, altın ve kıymetli taşlarla bezenmiş, ayakları gümüşten idi. Bayram ve yortu günlerinde, yabancı elçiler, merasimle kabul edilirdi; bu münasebetle hanın tahtı etrafında, hatunu ve hanedan âzasına mensup büyükler bulunuyordu. Hanın birkaç karısı olurdu; fakat biri Ulu-Hatun, yani baş kadın sayılırdı. Ulu-Hatunların mevkileri gayet yüksek olup, devlet idaresine bilfiil iştirak ederler, hattâ, hanın muvafakatiyle, kendi adlarından "yarlık" verdikleri olurdu. Ulu Hatun, Osmanlı sultanlarının saraylarındaki baş kadınefendi ve Valide sultana çok benzemektedir; yalnız Valide Sultanın yetkileri daha geniştir.

Hanlar, yalnız Tatar büyüklerinin kızlarını değil, Bizans imparatorlarının ve Rus knezlerinin kızlarını da alıyorlardı; ezcümle Özbek Han'ın karısı, Rum kayseri Andronikos Paleologos'un kızı idi. Umumiyetle, Altın Ordu Devleti'nde kadınların sosyal konumları yüksekti ve bu konuda eski Türk gelenekleri devam ettiriliyordu. Hanın hatunları ayrı saraylarda yaşıyorlar, göç ederken kendilerine mahsus çadırları bulunuyordu; hattâ kendilerinin mescit ve camileri, hoca ve imamları olduğu gibi, umumî hayatta ayrı muhafız kıtaları da vardı; Altın Ordu kadınları, umumî hayatta görünürler, hattâ han hatunları, âlimler ve şairler meclisine bile devam ederlerdi.

Altınordu Devleti'nde resmi dil, Çağatay Türkçesi idi. Önceleri Gök Tengri'ye tapıyorlardı ama kısa zamanda bütün ülke Müslüman oldu. Bir süre sonra devlet, tam anlamı ile Türkleşti. Ama bu "Türkleşme" deyimi, hükümdar ailesi içindir. Halkın yüzde doksanından fazlası, zaten Türk idi. (Kuman-Kıpçak, Bulgar... Türkleri).

Bugün, Tatar adıyla anılan Türkler de Altın Ordu Devleti'nin halkıdır ve Tatar adı, "Kuzey Türkleri" anlamında bir genel ad olmuştur. Moğollar, çok küçük bir azınlık haline düşmüştü. Askerin büyük çoğunluğu da Türk idi. Moğol azınlığı, Türklerle karışmış ve eriyip gitmişlerdi. Ama hanlar, Moğol sülalesinden geliyordu. Bunlar da Türklerle evlendikleri için, zamanla Moğol etkisi, sadece idare şeklinde, teşkilatta kaldı.

Altınordu'nun idare sistemi, eski Türk esaslarına dayanmaktadır; bu esaslarda bilhassa bozkır an'anesi ve teşkilâtı, mühim bir yer tutuyordu. Ahalinin gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayiin gelişmesi üzerine, devlet idaresinde bu esaslar da dikkate alınmıştı. Altın Ordu'nun resmi ismi, aslında "Büyük Ordu"dur. Bu devlet, birkaç kısma yahut "Ulus"a ("ölüş, hisse") bölünürdü; Rusya bile birkaç "Ulus"tan ibaret olduğu gibi, Başkurt, Bulgar, Mokşı elleri de birer ayrı ulus teşkil etmişti; bundan başka Kafkas ve Karadeniz sahaları da, ayrı uluslara bölünmüştü.

Ulus, onun başında bulunan türelerin (büyük memur) adını alırdı. Ulus içinde de, Cengiz'in tespit ettiği ve tamamıyla askerî mahiyette olan bir bölüm vardı; ezcümle: tümen (10 bin), bin, yüz ve on beylikleri; tümen beyi, on bin kişilik kuvveti çıkaran bölgenin başbuğu, bin beyi, bin kişilik kuvvetin başı v.s. Bu bakımdan Altın Ordu, gayet intizamlı bir askerî ve mülkî idare teşkilatına sahipti. Halis Türk olan ulusların en yüksek idare (sivil) memuruna Daruga denilirdi ki, vali karşılığı olsa gerektir; Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de Baskak adını taşırdı; baskakların idarî merkezine de "yurt" denirdi.

Baskaklar, bulundukları yerde, Rus knezleri ve ahalisinin Altın Ordu'ya boyun eğmelerine nezarete memurdu; bu maksatla onun emrinde asker de bulunurdu. Rus ahalisinden "kafa vergisi" alındığından, ahali sayımı yapılır (ilk sayım 1257'de) ve ona göre, baskaklar vergi alırlardı; mal ve mülkten ayrıca âşar (onda bir) da toplanmakta idi. Darugaların da aynı şekilde icrai faaliyette bulundukları görülmektedir; yerli Türk ahalisinin birçok mükellefiyetlere tabi olduğu, yarlıklardan anlaşılıyor. Ancak "Tarhan" olan kimseler, her nevi mükellefiyetten ve vergilerden kurtuluyorlardı. Tarhanlık hakkı da han tarafından verilir ve "Tarhanlık yarlığı" ile tasdik olunurdu.

Hana, devlet idaresinde "Divan" adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. Ekserî Türk-İslâm devletlerinde rastladığımız bu müessesenin Altın-Ordu'daki mahiyeti, kesin olarak bilinemiyor; bilhassa bu divanın yazıcıları (Divan bitikçi'leri) tâbiri, yarlıklarda sık sık zikredilmektedir. Dış memleketlere gönderilen elçilere ve yardımcılarına, "elçi-keleci" denirdi. Ayrıca; yol, vergi, ticaret işlerine nezaret eden memurlar mevcut olup bunların vazifeleri, birer birer tâyin ve tespit edilmişti. Ticaretin, Altın Ordu'da çok inkişaf ettiğini de söylemiştik; buna bağlı olarak, para sistemi de gayet muntazamdı; maden para ile yan yana, kâğıt para usulü de vardı.

Altınordu'nun siyasî tarihi cihetine gelince, bu hakanlık, Doğu Avrupa'yı elinde bulundurmakla, birçok bakımdan Hazar Hakanlığı'nı andırmaktadır. İşgal ettiği coğrafî vaziyetinin icabı olarak, birçok devletlerle, siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri tesis etmiştir. Bizans'la, Mısır Memlûkları ve Osmanlılarla münasebetleri olduğu gibi, bilhassa Litvanya-Lehistan Devleti'yle yakın bir münasebet tesis edilmişti. Altın Ordu ile İlhanîler arasında, Hazar Denizi'nin güney sahası ve Harezm yüzünden daimî bir ihtilâf ve rekabet vardı; bunun içindir ki Altın Ordu ile Mısır Memlûkları arasında sıkı bir dostluk kuruldu; aynı vecihle sonraları, Yıldırım Bayezid ve Toktamış Han'ın her ikisinin de Timur Han tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalmaları üzerine, Osmanlı Devleti'yle Altın Ordu arasında yakın bir dostluk hâsıl oldu; her iki ülkeden, karşılıklı elçiler ve tüccarlar gidip gelmeye başladılar.

Timur istilâsı, Altınordu hanlarıyla Osmanlı sultanlarının, sonraları da iyi münasebetleri devam ettirmelerini sağladı. İkinci Murad Han ile Fatih Sultan Mehmed zamanında da bu dostluk mevcuttu. Altınordu hanlarından olup sonra Kazan Hanlığı'nı kuran Uluğ Muhammed'in, II. Murad'a ve sonraki hanların Fatih Sultan Mehmed'e gönderdikleri bitikleri (name, mektup) bunu göstermektedir. Moskova knezliğinin tedricen yükselmesi ve tehlikeli olmağa başlaması üzerine, Altın Ordu ile Litvanya-Lehistan arasında Ruslar'a karşı bir cephe teşkil etmek istendi.

Birçok etkenlerin bir araya gelmesiyle, gittikçe zayıf düşen Altın Ordu, Timur'un arka arkaya indirdiği üç darbeden sonra (bu seferler esnasında Saray şehri kâmilen yıkılmıştır), bir daha kendine gelemedi. Hanedan üyeleri arasında çıkan iç mücadele, ticaret hareketlerinin gittikçe azalması, komşularının kuvvetlenmesi neticesinde, Altın Ordu Hakanlığı, gittikçe kuvvetten düştü. Altın Ordu'nun son büyük hanı, Timur Han ve Yıldırım Bayezid Han'ın çağdaşı olan Toktamış Han'dır (1376-1391).

Ondan sonra, "Taht-İli"nde (Saray'da), hanlar, sık sık değişmiş ve karşılıklı şiddetli mücadeleler yapmışlardır. 1480 yılında, Saray Hanı Seyyid Ahmed, Moskova büyük knezi III. İvan'ı baş eğmeğe zorlayarak Rusya üzerinde eski hâkimiyetini tekrar kurmak teşebbüsünde bulunmuşsa da, kâfi miktarda kuvvete sahip olmadığı gibi, arkada bazı tehlikeler baş gösterdiğinden, bir meydan muharebesi olmaksızın, Don boyunca çekilip gitmişti. Bundan sonra, Rusya üzerinde 240 yıldan beri devam edip gelen Altınordu hâkimiyeti, kendiliğinden kalkmıştır. Zaten, Altın Ordu'nun ömrü de sona ermiş gibiydi. 1502'de bu devlet, artık, tarihe karışmış bunuyordu. Bu hakanlığın harabeleri üzerinde birçok hanlıklar yükseldi; bunlar: Kırım, Kazan, Sibir, Astrahan ve Nogay hanlıkları idi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.kemalistkartalı.com.tr.tc
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 668
Kayıt tarihi : 14/11/08
Yaş : 29
Nerden : Denizli

MesajKonu: Kubilay ve Çağatay Hanlıkları   Ptsi Kas. 17, 2008 5:51 pm

Kubilay ve Çağatay Hanlıkları

Cengiz Han'ın ölümü ve merkezi kağanlığın zayıflaması ile müstakil devletler kurulmuştur: Kubilay Hanlığı, İlhanlılar, Çağatay Hanlığı ve Altın Orda.
Okunma: 270 | Tarih: 31 Ocak 2008, 18:41:09
Kubilay Hanlığı (1280-1368)

Cengiz'in vasiyetine uyularak ölümünden sonra yerine, üçüncü oğlu Ögeday kağan seçildi (1228). Onun zamanında Kore, Kuzey Çin tamamıyla imparatorluğa bağlandı. 1237-1241 yıllarında Batı seferi ile Kıpçak ülkesi, Rusya ve bütün Doğu Avrupa ele geçirildi. Ancak Ögeday'ın ölümünden(1241) sonra, bir müddet eşi tarafından idare edilen devlete kurultay kararıyla, Cuci'nin oğlu Batu Han'ın itirazına rağmen, oğlu Kiyuk kağan seçilmiştir. Onun da 1248'de ölmesi üzerine bu kez Kiyuk'un eşi yine kağan seçilene kadar üç yıl devleti idare etmiştir. 1251'de toplanan kurultayda Toluy'un oğlu Mengü'nün kağan seçilmesiyle hâkimiyet Ögeday neslinden Toluy nesline geçer.

Fakat 1259 yılında ölen Mengü, yerine küçük kardeşi Arık Buka'yı vasiyet etmişse Kubilay, bunu tanımayarak komutanların da muvafakatıyla Pekin'de kağanlığını ilân eder ve böylece taht mücadelesi tekrar kızışır. Arık Buka'yı yenen Kubilay devletin merkezi olan Karakurum'a dönmeyerek Çin'de kalır. Çin geleneklerini benimseyen devlete, Cengiz İmparatorluğu'nun diğer kesimlerindeki bağlı devletler ve çoğu Moğol kabileleri sıcak bakmazlar. Nitekim İlhanlılardan başka gerçek bir bağlılık gösteren devlet olmamıştır. Neticede Kubilay Hanlığı Çin'de Yüan Hanedanı adıyla bilinen Çinlileşmiş bir hanedan dönemini başlatmıştır.

Çağataylılar (1227 -1370)

Cengiz'in ölümünden sonra oğlu Çağatay Han adına Beşbalıg'dan Ceyhun'a uzanan Türkistan'ın tamamını içine alacak şekilde Çağatay Hanlığı kurulmuştur. Çağatay Hanlığı'nın en parlak dönemi, otuz yıllık istikrarlı bir yönetim gösteren Duva Han ( 1277-1307) dönemidir. Duva Han'dan sonra gelen hanlar döneminde yine devletin kuruluşundan beri süregelen meseleler devam edecektir. Mübarek Şah (1251-1261) Müslüman olan ilk Çağatay hanıdır. Kazan Timur Halilullah Han (1340- 1345)'dan sonra Çağataylılar içinde Müslüman olmayan kalmayacaktır.

Başkentin Maveraünnehir 'de Karşı şehrine nakledilmesinden sonra idarede İslâm tesiri iyice artmıştır. Kazan Timur'un ölümünden sonra (1345) devletin dizginleri emirlerin eline geçmiştir. Böylece merkezin gücü büsbütün zayıflamış, başta Çağatay soyundan bir han bulunmakla beraber emirler bunları istedikleri gibi yönlendirmişlerdir. Tuğluk-Timur Han'ın zamanında, hanlık bir ara kendini toparlar gibi olmuşsa da bu durum Timur'un devletini kurmasına kadar (1370) devam etmiştir . Türkistan' da konuşulan dil Çağatay Hanlığı ile ilgili olarak Çağatay Türkçesi diye anılmaktadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.kemalistkartalı.com.tr.tc
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 668
Kayıt tarihi : 14/11/08
Yaş : 29
Nerden : Denizli

MesajKonu: Timur İmparatorluğu   Ptsi Kas. 17, 2008 5:55 pm

Timur İmparatorluğu

Timur, kendi adıyla anılan büyük Türk İmparatorluğu'nun kurucusudur.
Timur İmparatorluğu

8 Nisan 1336'da, Türkistan'ın Keş şehrinde dünyaya geldi. Semerkant'ın güneyinde bulunan bu yerin bu günkü adı "Yehr-i Şebz"dir. Babası, Barlas oymağının beyi Turagay (Turgay), annesi Tekine Hatun idi. Barlas boyu Orta Asya'dan gelen bir Türk kavmidir. O devirde Barlas boyu Çağatay Hanlığı'na bağlı idi.

Timur'un babası 1360'da ölmüş, onun yerine geçen amcası Hacı Barlas 'da 1361'de öldürülmüştü. Timur, O sırada 25 yaşlarında idi.Cesur, zeki, bilgili bir Türk asilzadesi olan Timur, siyasî ve askerî dehasını gösterecek her fırsattan yararlanacak, kısa zamanda yükselecek ve cihangir olacaktı. Doğu Türk Hakanlığı'nın tahtına çıkacak, imparatorluğun sınırlarını İtil (Volga)'den Hindistan'daki Ganj Nehri'ne, Tanrı Dağları'ndan İzmir ve Şam'a kadar uzatacaktı.

İskender, Sezar ve Dârâ gibi ünlü cihangirlerin seviyesine çıkabilmek için, Timur, hepsi zaferle sonuçlanan 17 sefer düzenlemiş, 27 ülkenin hakanına baş eğdirmiş, onlara baş olmuştu.Böyle bir şahsiyeti çocukluğundan itibaren bazı özellikleriyle tanımak gerekir.

İşte tarihçilerin Timur için söyledikleri:

At binen, kılıç kuşanan, attığı oku yüzük deliğinden geçiren bir çocuk; on iki yaşında savaşa katılan bir bahadır;
Savaşlardan, savaş talimlerinden arta kalan zamanını okumakla, büyük âlimlerden ders almakla geçiren genç bir idealist;
Üç yüz kişilik bir kuvvetle on bin kişilik bir orduyu yenen eşsiz stratejist;
Bir savaşta ayağından yaralanan ve bu yüzden adının sonuna Fars dilinde "topal" anlamına gelen "lenk" sıfatı eklenen bir başbuğ. (Türkler 'Aksak Timur' Batılılar 'Tamerlan' derler).
Dünya tarihine, özellikle Türk-İslâm tarihine çok bilen, dinin, ilim ve sanatın koruyucusu;
Asya'da Türkçe'nin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önleyen, öne geçmesi, örnek olması çığırını açan hükümdar;
Aman dileyenin dostu, düşmanlarının acımasız baş belası, ama askerlerinin âdeta taptığı hükümdar ve milletinin babası...

Bu kadar değil. Günahını sevabından, zulmünü adaletinden çok göstermek isteyenler de vardır. Kellelerden kuleler yaptığını, şehirleri yakıp yıktığını da hatırlatırlar. Yıldırım Bayezid'le savaşmış ve kardeş orduları birbirine kırdırmış olmakla da suçlanır. Gerçekten Ankara Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti bir süre bocalamış ve bir fetret devri geçirmiştir. Fakat aynı tarihçiler, hatta bütün tarihçiler, Timur'un son ana kadar savaşı başlatmamak için, Yıldırım'ın ise başlatmak için gayret gösterdiğini yazarlar.Ey Firdevsî, kalk, kalk da, her satırında kötülediğin mağlup Türk'ü şimdi gör!

Timur'u Hıristiyan Batı zalim ve yıkıcı olarak anar. Timur, daha hayatta iken bu suçlamalara cevap vermiştir.O, İlhanlı Devleti'nin ve ona bağlı Çağatay Hanlığı'nın kargaşalıklar, entrikalarla sarsıldığı bir dönemde, yenilmez bir güç olarak ortaya çıkmıştı. Türk, İran ve Arap tarihçileri, bu kargaşalığa Yahudi tüccarların ve Hıristiyan misyonerlerin birinci derecede sebep olduklarını belirtirler. Bu tüccarlar ve bazı misyonerler Avrupa krallarına casusluk yapıyorlardı ve bunlar bütün Türkistan'a dolmuşlardı. Timur bunların faaliyetlerine son verdi. Hindistan'dan Hıristiyan misyonerlerin kovulmasını, bu kıtada Müslümanlığın yayılmasını sağladı. Bunun için Hıristiyanlar ona düşman idi. Timur, işgal ettiği yerlerde, Yunan ve Roma eserlerinin kalıntılarını, putları yıkmıştı. Bu yüzden ona "yıkıcı" demişlerdir.

Ama ona kendi devrinin İslâm âlimleri, "Kutübeddin","Sâhib-Kırân-ı Âzam Cennet Mekân" adını da vermiş ve böylece onun, Dinin kutbu, en iler geleni; Kutlu, güçlü ve cennetlik" bir hükümdar olduğunu da söylemişleridir.İsfahan'dan yetmiş bin kişiyi kılıçtan geçirip kellelerini kule gibi yığması da insan kellesinden kule yapan hükümdar" olarak anılmasına sebep olmuştur. Buna kendisinin verdiği cevap şudur: İsfahan'a bıraktığım memurlarımı ve beş bin kişilik askerimi, isyan edip bir tekini bile sağ bırakmadan kılıçtan geçirdikleri, dinsizlik ettikleri için..."

İran tarihçilerinin Timur'un daima aleyhinde olmalarının, böylece batıda olduğu gibi doğuda da kötülenmesinin bir sebebi de şudur: Timur, İran seferinde, Şehname'nin yazarı ünlü şair Firdevsî'nin mezarına giderek, "Kalk, kalk da, her satırında kötülediğin mağlup Türk'ü şimdi gör!" demiştir.

Timur'un, İslâmiyete öncelik vermek ve din adamlarını kullanmak suretiyle Türk milliyetçiliğini gerilettiğini söyleyenler de olmuştur. Ama o, kendi devrine kadar Bilge Kağan'dan başka hiçbir Türk hükümdarın göstermediği bir anlayışla, gurur kaynağını şu sözlerle belirtmiştir:

"Biz ki Mülük-i Turan, Emir-i Türkistan'ız:
Biz ki Türk oğlu Türk'üz;
Biz ki milletlerin en kadîmî ve en ulusu
Türk'ün başbuğuyuz!..."

Ankara Savaşı'ndan, Yıldırım Bayezid'i yenerek Bursa'yı yakmasından sonra, Osmanlı tarihçilerinin de Timur lehine yazmaları beklenemezdi. Ama, yüzyıllar sonra, her şeyi daha objektif değerlendirmek mümkündür. Yıldırım Bayezid'le yaptığı savaşın ayrıntılarını, Osmanlı İmparatorluğu'nun Bayezid devrini anlatırken göreceğiz.

Yaşadığı devirden, cihangirliğinden, yaptıklarından söz etmeden de onun kimliğini belirttiğimiz zaman büyüklüğünü ifade etmiş oluruz:

Timur, Sultan II. Murad Han'ın 1441 yılında yazdığı bir nâme ile kendisini Büyük Türk Hakanı olarak tanıdığını ve tâbi olduğunu bildirdiği âlim hükümdar Şahruh'un babası; şair hükümdar Hüseyin Baykara'nın ve bu gün Ay'ın en geniş kraterlerinden birine adı verilen Ay atlasında Türk adını bulunduran ünlü astronom Uluğ Beğ'in dedesidir.

Timur 25 yaşlarında iken Çağatay Hanlığı valilerinden Kazgan Han'ın emrine girdi ve büyük bir birliğin kumandanı oldu. Kazgan Han onu kızı Olcay Türkân'la evlendirdi. Kazgan Han'ın düşmanları onu pusuya düşürüp öldürdüler. Timur, Kazgan Han'ı öldürtenlere savaş açarak hepsini ortadan kaldırdı. Bu başarıları karşısında Çağatay Hanı onu kendi hizmetine aldı ve Tümen Beyi yaptı

Timur bundan sonra nüfuzunu, gücünü hızla arttırdı. Hanlarla, beyler arasında sık sık meydana gelen çekişmelere karışıyor, durumu kendi lehine değerlendiriyordu. Devrin âlimleri, Timur'u, devletteki hızlı çöküntüyü durduracak lider olarak görmeye başlamışlardı.1370 yılında Timur, Belh şehrinde, mutlar hâkim ve tam bağımsız bir duruma geldi. Fakat Cengiz soyundan olmadığı ve Cengiz hanedanının büyük prestijinden de yararlanmak istediği için, Cengiz soyunun Çağatay sülalesinden Soyurgatmış Han'ı tahta çıkardı onu, hayatı boyunca kukla bir hükümdar olarak yanında gezdirdi. Şeklen ona bağlı görünüyordu, ama mutlak hâkim kendisiydi.

lh'te toplanan Kurultay, Timur' "Kutbeddin" ve Sâhib Kırân" unvanlarını verdi. Timur kısa bir süre sonra başkenti Belh'ten Semerkant'a nakletti. Bundan sonra dört yöne başarılı seferler düzenledi. Çok iyi planlanmış taktikler uyguluyor, yıldırım savaşları yapıyor ve her seferini zaferle sonuçlandırıyordu. 1371-1377 yılları arasında Harezm'e üç sefer, Moğolistan'a iki sefer düzenledi. 1378'de birinci Altın Ordu seferi ile ününü bütün dünyaya tanıttı. 1379'da Harezm'e bir sefer daha yaptı. 1380'de Herat'a girdi ve böylece harezm ve Horasan tamamen fethedildi. 1389'a kadar yaptığı seferlerle Turfan, Karaşar bölgelerini zaptetti ve Uyguristan'ı kendisine bağladı.

1390 ve 1391 yıllarında tekrar Altın Ordu seferine çıktı. Bu son seferi düzenlemesine Altın Ordu Hakanı Toktamış Han'ın nankörlüğü sebep olmuştu. Çünkü önceki seferlerinde Timur, Toktamış Han'ı desteklemiş onun düşmanlarını bertaraf etmişti. Toktamış Han bu destek sayesinde güçlenince bu defa Timur'a başkaldırmıştı. Bu seferinde, Doğu Avrupa'ya hâkim olan Toktamış'ı yıkmak için onun bütün ülkesini işgal etmek, tahrip etmek zorunda kalmıştı. Bu da, Rusya'nın doğup gelişmesine sebep olacak ve Timur istemeden sebep olduğu bu gelişmeden dolayı daha sonra tarihçiler tarafından suçlanacaktı.

Timur, 1401'e kadar yapılan dört seferle Irak ve Güney Anadolu, 1398-99 seferleriyle Hindistan Delhi Sultanlığı'nı, 1401-1402' Suriye'yi fethetti. Nihayet 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ni de mağlup ederek itaat altına aldı.

"Kıymetli bahadırlar sayesinde pek çok yer fethettim ve 27 ülkenin hakanı oldum" diyen Timur hakanı olduğu ülkeleri şöyle sıralıyor:
Turan, İran, Rum (Anadolu), Mağrib, Suriye, Mısır, Irak-ı Arap, Irak-ı Acem, Mazenderan, Geylan, Şirvan, Azerbaycan, Fars, Horasan, Cidde, Büyük Tataristan, Harezm, Hotin,, Kâbilistan, Bahter, Zemin, Hindistan... (Yirmi iki yer sayıyor, diğerleri de Gürcistan, Ermenistan gibi kafkas ülkeleri).

Büyük cihangir son seferini Çin'e yapacaktı. 1404 yılı kışında her tarafın karla kaplı olduğu bir zamanda yola çıktı. Ömrünün sonuna yaklaştığını seziyor, en büyük cihadı geciktirmemek gerektiğine inanıyordu. Çin sınırındaki Otrar şehrine geldiği zaman durdu. Burada ordusuna büyük bir geçit töreni yaptırdı. Kuğu avı düzenledi. Fakat Timur hastalanmış, yatağı düşmüştü. Hekimbaşı Fazlullah, ona ölüm döşeğinde olduğunu apaçık bildirdi. Bunun üzerine Timur vaziyetini hazırladı. Sayar adamlarını, orduda bulunan torunlarını yanına çağırarak, ölüm döşeğinde bir konuşma yaptı.

imur Ölüm döşeğinde şunları söyledi:

"Oğullarım,

Milletin refahını, saadetini sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun, asla unutmayı ve tatbik edin.

Milletin dertlerine derman bulmak vazifenizdir.

Zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin zulmüne bırakmayın. "Adalet ve iyilik etmek" düsturunuz, rehberiniz olsun.

Benim gibi uzun saltanat sürmek isterseniz, kılıcınızı iyice düşünerek çekiniz, bir defa çektikten sonra da onu ustalıkla kullanınız.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.kemalistkartalı.com.tr.tc
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 668
Kayıt tarihi : 14/11/08
Yaş : 29
Nerden : Denizli

MesajKonu: Geri: Şanlı TÜRK Tarihi   Ptsi Kas. 17, 2008 5:56 pm

Aranıza nifak tohumları ekilmemesi için çok dikkatli olun. Bazı nedimleriniz ve düşmanlarınız nifak tohumları saçmaya, bundan faydalanmaya çalışacaklardır. Fakat vasiyetimde size idare şeklini, ana ilkelerini gösterdim. Bunlara sadık kalırsanız taç başınızdan düşmez.

Ölüm döşeğimde söylenen babanızın bu sözlerini unutmayın.
Benden sonra hakan Pir Muhammed Cihangir olacaktır. Ona, bana itaat eder gibi itaat edeceksiniz. Kumandanlarım, şimdi itaat yemini ediniz!" (Ve bütün kumandanlar, saray adamları, ağlayarak yemin ettiler.)

Timur, 19 Mart 1405 günü vefat etti. Son sözü "Lâilâhe illallah" oldu.Cenazesini mumyalayarak Semerkant'a götürdüler. Sağlığında çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yaptırdığı türbeye, torununun yanına gömüldü.

Timuroğulları

Timur'un 9 karısından sadece 4 oğlu ve 2 kızı olmuştu. Fakat öldüğü zaman oğullarından, yalnızca ikisi hayatta idi. Bunlardan Mihrişah Irak-ı Arap (Bağdat) ve Azerbaycan'da, bu bölgelerin beyi olarak bulunuyordu. Öteki oğlu Şahruh ise, babası adına Horasan'ı idare ediyordu.

Timur vasiyetnamesinde veliaht olarak torunu Pir Muhammed Mırza'yı seçmişti. Pir Muhammed oğullarından Cihangir Mırza'nın küçük oğlu idi. Fakat, Çin seferine giderken Otrar'da öldüğü zaman Pir Muhammed büyük babası adına Hindistan ve Afganistan'ı idare ediyordu. Tahta geçmesi için oradan gelmesi ve ordunun başına geçmesi zaman alacaktı. Ayrıca, Ulu Hakan olmak için oradan ayrılmasını fırsat bilenler kargaşa yaratabilirlerdi. Öte yandan, hakanlık tahtının uzunca süre boş kalması, tarih boyunca olageldiği gibi, taht kavgasına sebep olabilirdi. Ordunun Çin seferine devam edip etmemesine de karar vermek gerekiyordu.

Bu tehlikeleri Timur düşünmemiş olması imkansızdı. Ama, o vasiyetnamesini yazdıktan sonra, bu tehlikelere karşı tedbir alabilecek kadar yaşayabileceğini ümit etmişti.
Durumu değerlendiren kumandanlar, Miranşah'ın oğlu Sultan Halil Mırza'yı Hakan ilan ettiler.
Halil Mırza henüz 21 yaşındaydı ve dünyanın en büyük imparatorluğunu yönetecek tecrübeye sahip değildi. Amcası Şahruh da onun Hakan olmasını hoş karşılamamıştı.

Duygulu bir şair olan, Türkçe ve Farsça şiirler yazan Halil Mırza, diğer kardeşlerinin Şahruh'tan yana olması ve Şahruh'un da hakanlığını ilan etmesi üzerine intihar etti.

Şahruh

Osmanlı ve Altın Ordu Türk devletlerinin büyük hakanı Şahruh 1407'de Büyük Hakan olunca, Herat şehrini başkent yaptı. Kısa zamanda kargaşalığı önledi ve hakimiyetini bütün bölgelere kabul ettirdi.

Karakoyunlulara ve Irak'ta iktidarı ellerinde tutan Moğol Celayirlilere karşı seferler düzenledi. Irak'ı alarak idaresini oğlu Uluğ Bey'i Maveraünnehir Umumî Valiliği'ne getirdi. Uluğ Bey'in umumi valilik merkezi Semerkant idi.

ahruh ölünceye kadar Batı Türkleri, yani Altın Ordu ve Osmanlı Devleti ile Anadolu beylikleri onu Büyük Türk Hakanı, yani metbu olarak tanıdılar.

40 yıl saltanat süren Şahruh'un son yıllarında ülke tamamen huzura kavuşmuş, yüksek bir seviyeye çıkacak olan Timurlular Çağı Kültür ve Sanat hayatı onun zamanında hız almıştır.

Şahruh 1447 yılında, 70 yaşındayken eceliyle öldü ve yerine oğlu Uluğ Bey geçti.

Uluğ Bey - Astronom Hükümdar

Babası öldüğü zaman veliaht olarak Semerkant'ta bulunan Uluğ Bey buradan ayrılmadı. Semerkant'ı hakanlığın başkenti yaptı. Kısa adı Muhammed Turgay, tam adı Sultan Alaüddevle Uluğ Bey Mırza Günkan idi. Ama "Uluğ Bey" adıyla ün yaptı.

Uluğ Bey 1394 yılında doğmuştu. 17 yaşından beri başkenti Semerkand olan Maveraünnehir'i babası adına yönetmekteydi. Burada 38 yıl gerçek bir hükümdar gibi hüküm sürdü. Babası ölünce onun yerine geçtiği zaman tam tecrübe sahibi idi. Çok iyi bir öğrenim görmüş, dini bilgilerden sonra mantık, matematik ve astronomi öğrenmiş, dünyanın en büyük astronomlarından biri olmuştu.

Uluğ bey Büyük Hakan olunca, osmanlı Devleti ile münasebetlerini sıklaştırmaya, geliştirmeye gayret etti. İki Türk ülkesi arasında elçiler, bilim adamları gidip gelmeye başladı.Fakat, Hakanlığın daha ilk yılında Maveraünnehir Özbeklerin hücumuna uğradı ve taht kavgaları başladı.

Öte yandan Karakoyunlular ve Akkoyunlular Horasan'ı ele geçirmek için teşebbüse geçtiler. Bu arada büyük oğlu Horasan halkının başına geçip babasına karşı ayaklandı. Bu kargaşalık sırasında Uluğ Bey kılıçla öldürüldü (1449). Suikastı, yerine geçen oğlu Sultan Abdüllatif Mırza'nın düzenlediği söyleniyor. Abdüllatif Mirza ancak 4,5 ay hakanlık tahtında kalabilmiş ve o da bir süikast sonucu ölmüştür.

Bu kargaşalıklar devam ederken, Miranşah'ın torunu Ebu Said, 1452'de duruma hakim olmuş, Kaşgar Han'ı Esen-Buğa'nın akınını durdurmuş, Horasan'ı, Karakoyunlulardan kurtarmıştı. Kaybedilen bütün toprakları yeniden ele geçirmek istiyordu.
Fakat 1469'da, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde Akkoyunlu Uzun Hasan'la yaptığı bir savaşta yenildi ve esir alındıktan sonra öldürüldü.

Hüseyin Baykara

Sarayını Bilimler Akademisi haline getiren şair hükümdar.

Timur'un torunu Baykara Mirza'nın oğlu olan Hüseyin Bayraka, Uluğ Bey'den sonra devam eden kargaşalıklar sırasında, yine Timur'un torunlarından olan ve Herat'a hakim bulunan Ebulkasım Babür'ün hizmetine girdi. Burada devlet idaresinde tecrübe edindi. Zaten çok iyi öğrenim görmüş, zeki bir insandı.

Herat Emiri Babür 1457'de ölünce, burada da çekişmeler başladı ve Hüseyin Bayraka Herat'tan ayrılarak Merv'e geçti. Burada bölgenin hakimi Muizzüddin Sencer'in kızı ile evlendi ve ondan büyük oğlu Bediüzzaman Mırza doğdu.

Hüseyin Mırza kendisine bağlı az sayıdaki adamı ve Özbeklerden Şadibeğ'in yardımı ile Ceyhun'un Özboy yöresinde küçük bir bölgenin idaresini ele aldı. Az sonra Şadibeğ'i bertaraf ederek sınırlarını genişletti ve başka Özbek grupların yardımı ile Mazenderan'ı da ele geçirdi. Bundan sonra Herat'a hakim olan Ebu Said'le mücadeleye başladı. Ebu said Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a yenilince, Herat'ı ele geçirdi (1469).

Böylece başlayan saltanatının ilk zamanlarında, Baykara bazı güçlüklerle karşılaştı. Ebu Said'in oğlu Yadigar Mırza, babasının ölümüne sebep olan Uzun Hasan'la anlaşarak ve ondan yardım alarak Herat üzerine yürüdü. Çok güç durumda kalan Hüseyin Baykara, sadece 350 adamıyla, 24 Temmuz 1470 tarihinde gerçekleştirdiği bir gece baskını ile Herat'ı tekrar ele geçirdi ve Yadigar Mirza'yı etkisiz hale getirdi.

Hüseyin Baykara bundan sonra Herat'ı Şeybanilerden (Kuzeydeki Özbeklerden) korumak için seferler düzenledi ve Ceyhun boyundaki kalelerini güçlendirdi. Maveraünnehir ve Harezm'i idaresi altına aldı.

Hüseyin Baykara'nın iktidarı 37 yıl sürdü ve onun devrinde Heyart "Timuroğulları Rönesansı" denilen büyük Türk medenî hamlesinin merkezi oldu. O devirde dünyanın en büyük şehri olan Herat'ın nüfusu 2 milyonu geçiyordu. Ve İstanbul ancak 1507'den sonra Herat'ı geçebildi.

Büyük Hakan Hüseyin Baykara aynı zamanda büyük bir şairdi. Şiirlerini diğer bazı büyük Türk şairleri gibi Farsça ve Arapça değil, Türkçe yazıyor ve "Hüseynî" mahlasınıkullanıyordu. Bilim adamlarına, sanatın diğer dallarına da önem veriyor, sarayını bir Bilimler Akademisi haline getirmiş bulunuyordu.

Hüseyin Baykara oğullarını geniş ülkesinin çeşitli bölgelerine vali olarak göndermişti. Saltanatının sonlarına doğru oğullarının bağımsızlık için mücadeleye başlamış olmaları ülke bütünlüğünü tehdit etmekteydi. Büyük oğlu Bediüzzaman'la arası iyice açılmıştı. Bediüzzaman 1499'da Herat'ı kuşattı ama sonuç alamadı öte yandan Özbekler de Herat üzerine baskınlarını arttırdılar. Bu sırada (1501'de) Ali Şir Nevaî vefat etti ve Hüseyin Baykara en büyük yardımcısını kaybetmiş oldu. Bundan sonra (1506'da) Özbekler üzerine sefer düzenlemeye karar verdi ve öteki Timurlulardan da yardım istedi. Babür'ün gönderdiği ordu henüz gelmeden Hüseyin Baykara sefere çıktı. Yolda vefat etti ve cenazesi Herat'a getirildi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.kemalistkartalı.com.tr.tc
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 668
Kayıt tarihi : 14/11/08
Yaş : 29
Nerden : Denizli

MesajKonu: Geri: Şanlı TÜRK Tarihi   Ptsi Kas. 17, 2008 5:56 pm

Hüseyin Baykara'dan sonra yerine oğullarından Bediüzzaman geçti. Oğulları babalarının topladığı orduları yönetecek ve Özbeklerle savaşacak nitelikte değillerdi. Babür savaşın sürdürülmesini istediyse de fikrini kabul ettiremeyince çekildi. Ordu dağıldı ve bir yıl içinde Özbekler, Şeybanî Muhammed'in kumandasında Herat'ı zaptettiler. Böylece Hüseyin Baykara'nın kurduğu devlet yıkıldı.

Bediüzzaman İstanbul'da

Timurlulardan Zahireddin Muhammed Babür, atalarının ülkesi Türkistan'da başarı kazanamayınca Hindistan'a gitti. Orada Büyük Hint-Türk İmparatorluğu'nu kurdu (1526).

Hüseyin Baykara'nın öbür oğlu Bediüzzaman Mırza, Özbeklere yenildikten sonra Şah İsmail Safevi'ye sığındı ve onun yanında altı yıl kaldı. Bundan sonra oradan ayrılıp İstanbul'a geldi ve Yavuz Sultan Selim'in misafiri oldu.

Bediüzzaman'ın atası Timur, Bayezid'i vaktiyle esir almıştı. Ama Yavuz; Timur'un torununa saygı gösterdi, ona Büyük Türk Hakanı yaptı ve yanına kurdurduğu bir tahta oturttu.

Bediüzzaman, babası gibi türkçe şiirler yazan şairdi. 12 Ağustos 1515'te, henüz 46 yaşında iken İstanbul'da öldü ve Eyüp Sultan'daki türbesine gömüldü.

Hüseyin Baykara'nın ölümü ile Orta Asya'da Timurlular devri sona eriyordu. Fakat Timur'un torunlarından Zahireddin Babür'ün Hindistan'da kuracağı Hint-Türk İmparatorluğu daha 352 yıl yaşayacaktı.

Timuroğulları devrinde konuşulan Türkçe, Çağatay lehçesi idi. Çağatayca bütün Türkkistan'da, yani Orta Asya'da konuşulduğu gibi, Türk devletlerinde de konuşuluyor, bu lehçede yazılan eserleri bütün Türk dünyasında, mesela Anadolu ve Balkanlar'da, Mısır'da beğenilerek okunuyordu. Timurlulardan önce ve sonra kurulan hanlıklarda da Çağatay Türkçesiyle eserler verildi.

Teşkilat - Kültür ve Sanat

Timurlu Devleti, teşkilât itibariyle Moğol-Türk-Fars ve İslâm müesseselerinin sentezleşmesinden meydana geliyordu. İdarî ve askerî teşkilâtı, Türkleşmiş Moğol vasıflarını taşıyordu. Fars a hakim olduklarından, devletin maliyesinde İranlı kâtipler çoğunluktaydı. Timurlular, Orta Asya ve İran da Sünnîliğin hâmisiydiler. Timurlular, bozkır karakteri de taşıyan, son büyük Müslüman hânedandır. Devletin başında, Timur Han neslinden bir han bulunurdu. Timurlu şehzadeleri, yarı müstakil veya müstakil eyaletlerde vazife yapardı. Eyaletlerdeki şehzadeler, çok büyük kuvvetlere sahiptiler. Bu durum, taht mücadelelerine de sebep oluyordu.

Geniş yetkileri bulunan bu emîrler, askeri topluyor, ordunun nizam ve inzibatıyla uğraşıyor, ganimeti paylaştırıyor, hükümdar önünde resmi geçit yaptırıyordu. Timurlu ordusu; hükümdarların hassa alayından başka, kendilerine suyurgallar (bir nevi iktâ) verilen askerlerden meydana geliyordu. Tavacılara, askeri toplama emri verilince, askerin tespit edilen yer ve zamanda bulunmaları mecburiydi. Savaşlarda, fillerden de istifade ediliyordu. Timur Hanın başarılarının sırrı, son derece disiplinli ve düzenli bir orduya sahip olmasından kaynaklanır. Savaşlarda başarı gösterenlere suyurgallar ihsan etti. Bir nevi iktâ sistemi olan Suyurgal teşkilâtı, Timurlu ordusuna asker hazırlıyordu. Timurlularda, büyük devlet dîvânı karakterinde dîvân-ı buzurg-ı emâret, dîvân-ı emâret-i tavâciyân denilen Tavacı Dîvânı vardı. Bu dîvân, Türkleşmiş Moğollardan meydana gelen ordunun işlerine baktığı için Türk dîvânı denilmesi dikkat çekicidir. Türk dîvânı, genelkurmay başkanlığı mahiyetindeydi. Üyelerine emir-i tavacı veya dîvân beyi denirdi.

Malî meselelere dîvân-ı mâl bakardı. Başkanına Amîr-i dîvân-ı mâl denirdi. Burada İranlı kâtipler vazife yapar, bunlara Nuvisandagân-ı Tacik denirdi. Moğol vergi usulünde toplanan tamga çiftçilerden, ticaret ve zanaat sahipleriyle, kısmen gümrükten alınırdı.

Timurlu ülkelerinden Mâverâünnehir, Horasan ve İsfahan da ziraat yapılırdı. Osmanlılar, Memlûklar ve Bizanslılarla ticaret yaparlardı. Semerkand, Herat, önemli ticaret merkezlerindendi. Urtak adında ticarî teşkilâtları vardı. Semerkand, Şiraz, Herat en önemli Timurlu şehirleri olup, hükümdarlar buralarda otururlardı.

Timurlular; kültür, sanat ve mîmarlık alanında muhteşem eserler verdiler. Bu eserlerin ihtişamına, batılılar da hayran olup, buna Timurlu rönesansı demişlerdir. Eserleri hâlâ okunup faydalanılan âlimler yetişti. Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn-i Attâr, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Şerîf Cürcânî, Yâkûb-i Çerhî, Muhammed Pârisâ, Mevlânâ Sâdüddîn-i Kaşgârî, Nizâmeddîn-i Hâmûş, Ali bin Hüseyin, Abdullah-ı İlâhî, Abdullah-ı Semerkandî dahil, daha pek çok âlim ve tasavvuf ehli, Timurlular devrinde yaşayıp, yetişti. Timurlu hanlarından iltifat ve himaye gördü.

Molla Câmî nin Şevâhid-ün-Nübüvve ve Nefehât isimli eserleri, Türkçe ye de tercüme edildi. Daha pek çok eseri olan Molla Câmî, aynı zamanda şeyhülislâm, âlim ve veliyyi kâmildi.

Uluğ Bey, Timurlu hükümdarı ve hey et (astronomi) âlimiydi. Zîc-i Uluğî pek kıymetli olup, hâlâ faydalanılmaktadır. Semerkand da kurduğu rasathanenin araştırmaları ve âlimleri pek meşhurdu.

Doğu Türkçesi olan Çağatayca'da meşhur eserler veren Ali Şîr Nevâî, Timurlulardan çok itibar görüp, devlet hizmetinde vazife aldı. Nevâî nin Türkçe, Farsça mukayeseli Muhâkemet-ül-Lügâteyn kitabı meşhur olup, büyük âlim Molla Câmî nin Nefehât, Ferîdüddîn-i Attar ın da Mantık-üt-Tayr eserlerini Türkçe'ye çevirdi. Ali Şîr Nevâî nin daha pek çok eseri vardır.

Şah Nimetullah-i Velî, Kâsım-ı Envâr, Hâfız-ı Şirâzî, Kemâleddîn-i Binâî, Nişâpûrlu Kâtibî, Sekkâkî, Heratlı Lütfî, Abdullah Hâtifî şâir olup, Timurlular devrinde tasavvufî ve lirik şiirler söyleyip, yazdılar.

Timurlu tarihçilerinden Hâfız-ı Ebrû, Abdürrezzak Semerkandî meşhur olup, eserleri devrin kaynaklarındandır. Hâfız-ı Ebrû'nun, dört bölüm hâlinde on iki eserden meydana gelen Mecmuât-üt-Tevârih ve Abdürrezzak ın umumî tarih mahiyetindeki Matla-üs-Sa deyn adlı eseri vardır.

Tabiat manzarası ressamı ve minyatürcü Kemaleddîn Behzâd, Timurlular devrinde yetişen meşhur sanatkârdır. Behzâd, tabiat resimleriyle an anevî minyatür unsurlarını birleştirerek, kitap süslemesine yeni bir çehre getirdi. Mîmârî eserlerde yüksekliğe, süsleme ve renk zenginliğine önem verdiler.

Timurlu hanları, zaptettikleri beldelerin meşhur mîmar, usta, sanatkâr ve âlimlerini başşehre getirtip, güzide eser vermelerini temin ederlerdi. Timurlu sarayları, cami, medrese, türbe ve dergâhları muhteşem olup, yeni üslupla çok zengin olarak inşâ edilmişti. Semerkand da Bibi Hanım Camii, Gûr-i Mîr, Şâh-ı Zinde Türbesi, Şirin Bike Ağa, Hasan Bike ve Çocuk Bike, Olcay ve Bibi Zeynep kabirleri, Meşhed de Gevher Şad Camii, Mescid-i Şah, Anov da Babür Camii, Herat ta Medrese, Yesi de Ahmed Yesevî Türbesi, Timurluların meşhur mîmarlık ve sanat eserlerindendir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.kemalistkartalı.com.tr.tc
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Şanlı TÜRK Tarihi   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Şanlı TÜRK Tarihi
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
3 sayfadaki 3 sayfasıSayfaya git : Önceki  1, 2, 3
 Similar topics
-
» Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 3. Ünite toplu bütün konular
» tarihi ipek yolu
» Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite toplu bütün konular
» Rüyada ALLAH (c.c) görmek
» GELİNLİK MODELLERİ-10 2011

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
HEPAR - DENİZLİ Anadolu Kartalları Çalışma Grubu :: Türk Tarihi-
Buraya geçin: